Bir galeri dolusu portre
Sevin Okyay, 15/05/2004, Radikal sanat
Belki de bu yazının başlığı “Alp ve diğerleri” olmalıydı. Gerçi bu köşe, hatırlarsınız, aslında bir portre köşesi değildi. Başlangıçta gezme tozma, muhtelif mekânlar, bir tutam insan ve çokça kedi vardı burda. Ne var ki, kendiliğinden bir portre köşesine döndü. Doğrusu, sokaklarımdan da bütün bütün vazgeçmiş değilim (hele havalar düzeleli beri)… Ufukta bir “ilkyazda Erenköy civarı” yazısı görünüyor gibi.
Evet, belki de bu yazının başlığı “Alp ve diğerleri” olmalıydı. Resimlerin insanın hayatına aniden girmek gibi tuhaf bir özellikleri var. Gerçi sinemanın, edebiyatın karakterleri de hayatınıza girebilir ama yanları sıra bir sürü de kişisel tarih, özellik, sorun vesaire getirirler. Oysa resim karakterleri size oldukları gibi gelir. Onları
istediğiniz hayat hikâyeleriyle donatmak da size kalır. Hikâye anlatmaya, yaratmaya meraklı kişi için bulunmaz bir nimet.
Geçen Pazar, Anneler Günü’nün bir cilvesi olarak bir yakınımızın annesine kahvaltıya giderken, sevdiğim insanlarla bir sabah geçirmeyi düşünüyordum sadece. Bir de, Rumelihisarı’nın cazibesini. Çünkü ikramcı evsahibemiz, Rumelihisarı’nda, nefis deniz manzarası olan bir evde oturuyordu. Balkonun ve ikramın tadına bir iyice vardıktan sonra (Agob’un kazı meselesi) sahile yürüdük. Evsahibemiz bizi bir resim sergisine götürdü. HisarT galerisinde portreler, resimler, bir galeri dolusu insan… Zulal Üşenmez Ertürk’ün sergisi. Keşke daha önceden haberim olsaymış da, geçen haftanın köşesine yetiştirebilseymişim. Çünkü sergi 10 Mayıs’ta bitti.
Alt katta daha çok kadınlar vardı. Koridoru dönünce, Alp’le karşılaştım. 
Çok çekici iki portre, öte dünya ışıklı bir yüz, bir elf burnu, gözüme nakşolmuş bir küpe. Bir maceraperest, yoksa bir gemici mi? Belki de bir öte dünya hazineleri avcısı. Üst katta da başka Alpler vardı. Meğer Heykel bölümündenmiş, Ertürk onu sık sık model olarak kullanırmış. Ama ben kendi hikâyelerimi çoktan yazmıştım bile. Sonra Doğan var. Önce Erman ve Alen’le bir resimlerini gördük. Kalender, biraz tombiş, başında gözlerine kadar inmiş yün bir başlık, hafif eğilmiş, iyi iyi bakıyor. Sonra tek başına bir resmi vardı.
Görür görmez, “Hah, Doğan!” dedim. O sırada, daha önce resmini gördüklerimi tanıma oyunu oynamaya başlamıştım. İşte Doğan… Yazlıktaki cana yakın ağabey. Arkadaşlarıyla takılır ama, çocuklara da iyi davranır. Severiz onu. Erman da iyidir (onun da tek başına bir resmi vardı), ancak farklıdır. Komiktir bir kere. O da bizi sever ama kafasında bir muzırlık varsa, kimseyle ilgilenmez. Hatta fark etmez bile.
Duvarın dibindeki graffitici çocuklara benzemezler. O çocuklar da merdivende oturan liseli kızlarla ilgilenmiyor ama. Kızlar artık küçüklükten çıktı çıkacak yaşta. Bacaklarını öyle tuhaf bir rahatlıkla uzatmışlar, hayli baştan çıkarıcı bir halleri var. Ama dedim ya, çocukların sırtı dönük. Başka kızlar da var: Ekose etekli, yelekli, botlu Norda, merdivenin trabzanına dayanmış, dirseği çiçeklere değiyor. Liza da okullu, baklava desenli uzun beyaz çorapları var, o da ekose etekli. Aynı etek, belki de aynı okuldalar Norda ile. Lena da onlarla yaşıt gibi, hatta daha küçük. Onunki portre, ne giydiğini, yakası dışında görmüyoruz. Mahçup bir kıza benziyor.. Marilla da var ama, o büyük. Kanapeye uzanmış, göbeğinden bir şerit açıkta, parmağını ağzına sokmuş, muzip muzip gülümsüyor. Bir de Sercan, en az üç resimle. İkisinde gözlüklerini takmış, dalgın dalgın bakıyor. Hatta, evet, hülyalı. Birinde ise, ayakta, eli cebinde (elini cebine sokmayı seviyor, yoksa ellerini nereye koyacağını bilemiyor mu?) cep telefonuyla meşgul. Orada yüzü daha farklı, hem de gözlüksüz. Sonra bir şeyler okuyan, gene gözlüklü, sakallı Halil (ciddi görünse bile, güleçtir aslında). Bir de ressamın kendisi. Elinde bir sigara, kanepeye mi ne, oturmuş, uzak uzak bakıyor. Küçük kataloğa bir tanıtım yazısı yazan Taner Ceylan da, “Onu görürsünüz, yaşadığını bilirsiniz, ama o burada değildir, varlığından ikna olamazsınız,” demiş zaten. Ceylan hem Zulal Üşenmez Ertürk’ü, hem resim karakterlerini anlatmış, resimlerdeki etkilerden, bazı benzerliklerden söz etmiş. Ben sadece resimlere bakmayı seven biriyim (cetvelle düz çizgi bile çizemem), insanlıysa eğer, o insanlar kafama takılır. Ertürk’ün karakterleri bende daha çok kimiz, nerden geldik, nereye gidiyoruz? duygusu uyandırdı. Bir de Hopper’ı hatırlattılar bana. Onun insanlarını. Sessiz ve yalnız, gülümseseler bile. Yoksa bu tanım ressama mı ait?
Kategori Basın, Makale, Sergi |
Yorum yok »

















































